Haber Detayı
Elinde Defle her Düğüne koşmak!
Elinde Defle her Düğüne koşmak!
Toprak susuz kaldığında yalnızca çatlamaz; aynı zamanda hafızasını da kaybeder.Bir ülke kendi gücünü, kendi iradesini ve kendi önceliklerini unuttuğunda işte o toprak gibi olur.Nadasa kalır, dona kalır!Başkasının yağmurunu bekler, başkasının türküsünü söyler, başkasının izinden yürür...Bizim de önümüzde duran temel mesele şudur:Her çağrıya koşan, her anlaşmaya imza atan, her küresel rüzgâra yön değiştiren bir ülke mi olacağız…Yok değilse kendi eksenini, kendi aklını ve kendi gücünü esas alan bir ülke mi olmalıyız?Soru netleşiyor: Kendi türklülerimizle evrensel koroya katılmak ya da "dekor" olmak mı?Başrollerden biri mi, dublörlük mü?Bağlayalım; unutmayalım: Uluslararası anlaşma ve ilişkiler konusunda en büyük dayanak ulusal güçtür.Ulusal güç ise sadece askeri ya da ekonomik göstergelerden ibaret değildir.Ulusal gücün temeli, halkın gücüdür.Açalım;Üreten, düşünen, sorgulayan, bilimle, emekle ve akılla hareket eden bir halk; en büyük teminattır...Böyle bir halk varsa, hiçbir anlaşma bir ülkeyi para-lize (!) edemez, tutsak alamaz.Ancak böyle bir zemin zayıfsa veya zayıflarsa, en iyi görünen anlaşmalar bile bir zincire dönüşebilir.Türkiye, üstüne her şeyin yazılabildiği boş bir kağıt parçası değildir; olmamıştır, olamaz!..Tarihe baktığımızda karşımıza nasıl bir Türkiye çıkar?Birleşmiş Milletler’e davet edilen bir Türkiye…NATO’ya "kanını dökerek" dahil olan bir Türkiye…Bu iki farklı örnek şunu sordurur:Sizin Türkiye’niz hangisidir?Her uluslararası metne imza atan, her yönlendirmeye açık, her rüzgârda yön değiştiren bir Türkiye mi?Yoksa kendi tarihinden, coğrafyasından ve birikiminden güç alan bir Türkiye mi?Benim Türkiye’m;Balkan ve Sadabat paktlarının öncüsü olan,Mavi Vatanına sahip çıkan,Yeşil Vatanını koruyan,emeği yücelten, bilimi rehber edinen bir "merkez ülke" Türkiye’dir.Böyle bir Türkiye, Dünya ile ilişki kurar, ama bağımlı olmaz..Anlaşma(lar) yapar, ama kendini sınır-lamaz..İş birliği geliştirir, ama iradesini devr'etmez...O arada bugün bazı uluslararası kurumlara bakıldığında, güven tartışmaları da beraberinde gelmektedir.Dünya Sağlık Örgütü gibi yapılar zaman zaman eleştirilerin odağında yer almakta; özellikle COVID-19 sürecinde uygulamaları ve önerileri üzerinden “merkeziyetçi ve dayatmacı” olmakla suçlanmaktadır.Bir yanda, geçmişte kendi aşısını, kendi üretim kapasitesini geliştirmiş Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün kaderine terk edilmesi;diğer yanda, pandemi sürecinde mRNA aşılarının dışarıdan temin edilmesi, aynı zamanda "hangi Türkiye sizin?" sorusu içinde irdelenebilir...
Çünkü mesele yalnızca bir sağlık politikası tercihi değil;aynı zamanda bağımsız üretim meselesidir.Evet, sağlıkta, tarımda, enerjide ve teknolojide dışa bağımlılık arttıkça;uluslararası anlaşmaların etkisi de artar.Bu da ülkenin manevra alanını daraltır.Öte yandan, son yıllarda iklim, çevre ve atmosfer üzerine yapılan tartışmalar da giderek artmaktadır.Yağış rejimlerindeki değişim, kuraklık ve ani hava olayları kaydedilmektedir.Bu süreçte bazı kesimler; çeşitli müdahaleler, atmosferik uygulamalar ve çevresel etkiler üzerinden doğanın dengesinin bozulduğunu ifade etmekte, "farklı iddialar" sergilemektedirler.Bu iddiaların bir kısmı bilimsel olarak kesinlik kazanmamış olsa da,toplumdaki güven arayışı açısından dikkate değerdir.Bir yandan iklim anlaşmalarıyla tarım ve hayvancılık politikalarını sınırlandıran düzenlemelere imza atmak, diğer yandan stratejik alanlarda edilgen kalmak; "ikiz yasaları" hala lağvetmemekçelişki değil midir?Yine sorulması gereken soru şudur:Biz bu anlaşmaları ne kadar kendi gücümüzle yönetiyor, ne kadar onların alacalı bulacalı sınırları (ambalajı) içinde hareket ediyoruz?Nihayet, "elinde defle her düğüne koşan", bir süre sonra kendi düğününü unutmaya başlar.Oysa bu milletin kendi düğünleri vardır..Kendi hikâyesi, kendi hedefleri, kendi yürüyüşü…O güzelim deyişle "Toprak suyu arıyor"…Ama aslında aradığımız şey yön duygusu ve kimliktir...Ulusal dayanak ve önceliklerle uluslararası alanda elbet var olacağız!
Dr.
R.Bülend Kırmacı