Haber Detayı
Erzincan’ın Sessiz Kahramanı: Şeyh Ahmed Fevzi Efendi
Munzur Dağları, sabahın ilk ışıklarıyla ağır ağır uyanırken, Erzincan o gün yine kadim bir sırrı rüzgâra fısıldıyordu… Fırat’ın suları, bin yıllık bir hatırayı taşır gibi akıyor; taşlar, topraklar, yollar tek bir ismi sessizce anıyordu: Şeyh Ahmed Fevzi Efendi… O, ne bir kumandan gibi kılıç kuşanmıştı ne de bir nev heves aydın gibi şöhret peşinde koşmuştu.
Ama millet dara düştüğünde, onun sözü kılıçtan keskin, yüreği dağlardan daha sağlamdı. * * * 1861 yılının serin bir Erzincan sabahında dünyaya gözlerini açtığında kimse onun bir gün milletin kaderine dokunacağını bilmiyordu.
Babası Mustafa Fehmi Efendi, ilimle yoğrulmuş bir gönül adamıydı.
Küçük Ahmed’in elinden tutar, ona sadece harfleri değil, insan olmanın ağırlığını öğretirdi.
Daha çocuk yaşta Kur’an’ı ezberledi Ahmed… Ama asıl ezberlediği, insanların kalbini okumaktı.
Bir fakirin kapısını çaldığında eğilirdi… Bir yetimin başını okşadığında gözleri dolardı… İşte o günlerde anlaşılmıştı: Bu çocuk sıradan bir âlim olmayacaktı.
Yıllar geçti… Erzincan büyüdü, Ahmed Fevzi büyüdü… Ama en çok onun gönlü büyüdü.
Terzi Baba Dergâhı’nın kapısından içeri adım attığında artık o bir mürşitti.
İnsanlar onun dizinin dibine oturur, bir sözünü bir ömürlük nasihat sayardı.
Çünkü o konuştuğunda, kelimeler değil; kalpler hareket ederdi.
Sonra bir gün… Devletin kalbinde kopan bir fırtına, dalga dalga Anadolu’ya ulaştı. 31 Mart Vakası… Erzincan sokakları bir anda karıştı.
Askerler silahlarını omuzladı, sancaklar açıldı; korku, şehrin üzerine ağır bir sis gibi çöktü.
Asker gemi azıya almış, dur durak bilmiyordu… İnsanlar ne yapacağını şaşırmıştı.
Ordu Kumandanı Müşir İbrahim Paşa, ondan bir istekte bulundu: Askerlerin isyandan vazgeçmesi ve kışlalarına dönmesi için yardım talep etti.
Ve o an… Bir adam sessizce öne çıktı.
Ahmed Fevzi Efendi… Elinde ne bir tüfek vardı ne de bir ordu.
Ama kalabalığın ortasına doğru kararlı adımlarla yürüdü. “Evlatlar…” dedi.
Sesi ne bağırıyordu ne de titriyordu… Ama o ses, en gür nidayı bile bastıracak kadar derindi.
Askerler sustu.
Kalabalık durdu.
Ve o gün… Bir şehir, tek bir damla kan dökülmeden kurtuldu.
İşte o an, Erzincan anladı: Bu adamın gücü, bileğinde değil; yüreğindeydi.
Ama asıl imtihan daha gelmemişti… 1916… Savaşın kara gölgesi doğuya çöktü.
Rus orduları Erzincan’a girdi.
Evler boşaldı, yollar doldu, umutlar sarsıldı.
Herkes kaçmayı düşünürken, o yine ayağa kalktı. “Gitmeyin!” dedi. “Bu toprak bizimdir.
Korku ile terk edilmez!” Onun bu sözü, bir kıvılcım gibi yayıldı.
Silahsız bir direniş başladı.
Ama düşman onu gördü… Onu susturmak istedi.
Tutukladılar.
Önce Erzurum’a, sonra Tiflis’e götürdüler.
Soğuk zindanlara kapattılar.
Dokuz ay… Dokuz uzun ay boyunca demir kapılar ardında kaldı.
Ama bilmedikleri bir şey vardı: Onun yüreği, zindana sığmazdı.
Bir gece… Sessizliğin en derin anında… Zincirleri değil, kaderi kırdı.
Ve geri döndü.
Erzincan’a… Milletine… Mücadelesine… Bu dönüş, bir son değil; bir başlangıçtı.
Anadolu yanıyordu.
İşgaller, ihanetler, karanlık planlar… Ama bir umut doğuyordu.
Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya adım attığında, yalnız değildi.
Onun gibi düşünen, onun gibi hisseden yürekler vardı.
İşte o yüreklerden biri de Ahmed Fevzi Efendi idi.
İki adam… İki farklı yol… Ama tek bir hedef: Vatan! 1919 yazı… Erzurum Kongresi toplanırken, Anadolu’nun kaderi masaya yatırıldı.
Ahmed Fevzi Efendi oradaydı.
Sessizdi… Ama kararlıydı.
Ve seçildi.
Artık o, sadece bir şeyh değil; milletin temsilcisiydi.
Sonra Sivas yolu… Dağlar, geçitler, pusular… Yol kesilmişti.
Eşkıya söylentileri yayılmıştı.
Korku, kafileye sinsice yaklaşıyordu.
İşte o an, Ahmed Fevzi Efendi ayağa kalktı, orada bulunanlara; “Bu yolda eşkıyanın taarruzu ile ölmek şüphesiz yine şehit olmaktır.” dedi.
Onun “Biz hak yolunda, vatan yolunda, millet uğrunda yola çıkmış bulunuyoruz” demesi moralleri yükseltmiş ve yola devam edilerek Çardaklı Boğazı geçilmiştir. 2 Eylül akşamı Sivas’a varılmıştır.
Bir cümle… Ama bir orduya bedel… O sözden sonra kimsenin kalbinde korku kalmadı.
Ve yol açıldı.
Sivas Kongresi… Milletin kaderi yeniden yazılırken, o yine oradaydı.
Kürsüye çıktı.
Konuştu.
O konuşurken sadece kelimeler değil, iman konuşuyordu.
Sonra Ankara… Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı.
Ahmed Fevzi Efendi, Erzincan milletvekili olarak yerini aldı.
Gürültücü değildi.
Gerektiğinde söz aldı.
Ve her sözünde aynı şey vardı: Gayret, Birlik… İman… Yıllar geçti… Savaş kazanıldı.
Bayrak yeniden dalgalandı.
O, zaferin içinde bile sessizdi.
Çünkü o, alkış için değil; hak için yaşamıştı. 1923… Bir sonbahar vakti… Yorgun bedeni artık daha fazla dayanamadı.
Erzincan’a döndü.
Ve bir gün… Sessizce gözlerini kapadı.
Çok kalabalık bir cenaze merasiminin sonunda, Vasiyeti yerine getirildi.
Terzi Baba Mezarlığı’nda Eşi Şefika Hanım’ın yanına defnedildi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Yeşil Şeritli İstiklâl Madalyası verdi.
Bu bir son değildi.
Çünkü bazı insanlar ölmez… Onlar, toprağa değil; millete karışır.
Bugün Erzincan rüzgârı estiğinde, Fırat aktığında, Bir genç başını kaldırıp gökyüzüne baktığında… Belki fark etmez.
Ama o ruh hâlâ oradadır.
Bir sözde… Bir duada… Bir bayrakta… Ve tarih, o ismi fısıldamaya devam eder: Şeyh Ahmed Fevzi Efendi… Sessiz… Ama sarsılmaz bir destan gibi… Ruhu şad olsun. * * *