Haber Detayı

Gıda Alanında Sermayenin Hakimiyetini Neden Kırmamız Gerekiyor?
Mete yolaş gercekgundem.com
11/05/2026 06:00 (4 saat önce)

Gıda Alanında Sermayenin Hakimiyetini Neden Kırmamız Gerekiyor?

Türkiye'nin gıda sistemine baktığımda gördüğüm gerçek şu: tarladan eve uzanan zincir, küresel gıda düzeninin bir taşra uzantısı olarak işliyor.

Tohumdan rafa kadar her halkayı bir avuç büyük şirket sıkıca tutuyor.

Aralarındaki kar makası büyüdükçe, kamu kurumları bu yapıyı dengelemek yerine onunla uyum içinde çalışıyor.

Faturası açık, gıda enflasyonu emekçinin maaşını da emeklinin emekli aylığını da çiftçinin alın terini de eritiyor.

Halk sağlığı geriliyor.

Üreten köylü kendi toprağında yalnızlaşıyor.

Türkiye'nin Gıda Pazarını Sermaye Nasıl Kontrol Ediyor?Tohum, tarım ilacı ve genetik patentler dünya ölçeğinde “Büyük Dörtlü” diye anılan dört dev şirketin elinde.

Hibrid mısır ve soya tohumunun yüzde 50 ile 70'i, tarım ilacının yüzde 60 ile 70'i tek başına bu dört oyuncuda toplanmış durumda.

Türkiye'ye bu tahakküm iki yoldan giriyor.

Bir, doğrudan ithalat.

İki, hibrid sertifikalı tohumun iç piyasada yer edinmesi.

Çiftçi tarlasını ekerken bile, ekonomik olarak bu dört sermayenin gölgesinde çalışıyor.

İşin özü bu.Sözleşmeli tarım, yani çiftçinin ekeceği ürünü ve fiyatını şirketle önceden anlaşma yaparak üretmesi pamuktan salçaya, şeker pancarından süte ve kanatlıya kadar uzanan zincirlerde küçük üreticiyi yavaş yavaş kendi toprağında işçileştiriyor.

Sözleşme kısa vadede gelir güvenliği veriyor, doğru.

Ama uzun vadede neyin, nasıl, hangi fiyata üretileceğine artık sermaye karar veriyor.

Toprak köylünün, kararsa sermayenin oluyor.Şimdi markete bakıyorum.

Türkiye'de organize gıda perakendesi, yani büyük zincir marketler, birkaç indirim zincirinin ve birkaç büyük oyuncunun çevresinde toplanmış.

En büyük dört indirim zinciri marketi, organize perakendenin yüzde 50'sini rahatlıkla aşıyor.

Bu yoğunlaşmanın üç sonucu var.

Birincisi, küçük üreticinin marketle pazarlık etmesi mümkün değil, alıcı gücü tek taraflı.

İkincisi, rafta yer almak için ödenen listeleme ücretleri küçük üreticinin önünde duvar gibi duruyor.

Üçüncüsü, marketler kendi markalarını ürettirerek küçük üreticiyi kendi içinde eritiyor.Aynı yoğunlaşma hal sistemi, soğuk zincir ve toptancı kotalarında da geçerli.

Klasik bir lojistik dargeçit mantığıyla, az sayıda aktör zincirin kritik düğümlerini tutuyor.

Üretici fiyatıyla market fiyatı arasındaki makas tek yönlü açılıyor.

Soğuk zincir tesisleri büyük şehirlerde yoğunlaşıyor, kırsalda neredeyse hiç yok.

Bu da çiftçinin, tarlada elinde kalan ürünü yok pahasına satmaktan başka çaresi olmadığı anlamına geliyor.Gıda Nasıl Fiyatlandırılıyor?Fiyat ne zaman artar?

Savaş, döviz dalgası, salgın gibi büyük şoklarda tüm büyük gıda sermayedarları aynı anda zammı yapıştırır.

Çünkü her biri rakibinin de zam yapacağını bilir.

Ne yazılı bir anlaşma vardır ne bir toplantı.

Ama sonuçları herkesçe görünen bir örtük koordinasyon yaratır.

Sermaye kar marjını korumakla yetinmez.

Marjı genişletmek için fiyatı yukarı çeker.

Şokun bedelini sofra öder.Çiftçinin tarlada aldığı parayla vatandaşın markette ödediği fiyat arasındaki makas yıllardır kapanmıyor, aksine açılıyor.

Türkiye'de küçük üreticinin nihai gıda harcamasından aldığı pay yüzde 15'in altında.

Halk karbonhidrat ağırlıklı beslendikçe ve ultra işlenmiş gıda tüketimi arttıkça, çiftçinin payı daha da düşüyor.

Daha da düşmeye devam edecek.

Son 15 yılda Türkiye'de gıda tarladan çıktıktan sonra üzerine binen aracı katmanların ağırlığı arttı.

Yani çiftçinin cebine giren para azalırken, raf fiyatı arttıkça artıyor.Bir de shrinkflasyon var.

Paket aynı duruyor ama içindekinin gramı düşüyor.

Kalite eriyor.

Hem Ticaret Bakanlığı hem de Tarım ve Orman Bakanlığı bu iki olguyu yapısal olarak denetlemiyor.

Bu boşluk tesadüf değil, politik bir tercih.Avrupa Birliği'ne uyum sürecinde gıda güvenliği başlığı olan 12.

Fasıl'da ilerleme uzun süredir durmuş durumda.

Rekabet Kurumu yapısal soruşturma yerine ağırlıklı olarak ihlal cezası kesmekle yetiniyor.

Yani sistemi değil tek tek olayları görüyor.

Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) ve Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM) gibi kurumlar yıllar içinde adım adım zayıflatıldı.

Bu zayıflatma, gıdanın sıradan bir metaya benzetilerek piyasaya bırakılması sürecinde, devletin halkı şirketlere karşı koruyabilecek araçlarının sistemli olarak elinden alınması anlamına geliyor.Ultra İşlenmiş Gıda Hangi Hastalıkları Artırıyor?Bütün bu zincirin sonu sofrada bitiyor.

Ultra işlenmiş gıdalar, bulaşıcı olmayan yani enfeksiyon dışı kronik hastalıkların küresel yükünün ölçülebilir ve önemli nedenlerinden biri.

Bu gıdaların yüksek tüketildiği ülkelerde ölüm riski belirgin biçimde artıyor.

Mental sağlık tarafı da boş değil.

Tüketim sıklığı arttıkça mental sıkıntı da artıyor.

Bu bir doz-yanıt ilişkisi.

Bu tabloyu sadece bir beslenme meselesi olarak görmek yetmez.

Zaman yoksulluğu, yani işten yorgun dönen anne-babanın yemek pişirecek vakti olmaması, yemeğin tek başına yenir hale gelmesi, ortak sofra kültürünün çözülmesi ve çocukları hedef alan dijital reklam ekosistemi topyekün çocuk beslenmesini doğrudan vuruyor.

Akdeniz diyeti yapısal olarak çözülüyor.

Türkiye için ortaya bir hipotez çıkıyor: kültür ve gıda egemenliğinin kaybı, oligopolün doğal sonucu olarak ortaya çıkıyor.Gıda sistemimiz bugün halkın değil, sermayenin önceliğine göre işliyor.

Tarladan sofraya uzanan her halkada küçük üreticinin, emekçinin, emeklinin ve çocuğun aleyhine çalışan bir kurgu var.

Gıda alanında sermayenin hakimiyetini kırmak, artık ertelenebilir bir mesele değil.

İlgili Sitenin Haberleri