Haber Detayı
Türkiye ve Üçüncü Dünyanın Sessiz Çığlığı
Türkiye ve Üçüncü Dünyanın Sessiz Çığlığı
Bir dönem dünyayı tanımlamak için kullanılan temel kavramlardan biri “Üç Dünya” ayrımıydı.
Bir yanda Atlantik sistemi ve kapitalist blok; diğer yanda Sovyetler Birliği öncülüğündeki Doğu Bloku ve sosyalist dünya vardı.
Bunların dışında kalan; Latin Amerika’dan Afrika’ya, Magrip’ten Asya’nın çeşitli bölgelerine uzanan geniş coğrafya ise çoğu zaman “Üçüncü Dünya” olarak tanımlanıyordu.Bağlantısızlar Hareketi de aslında bu üçüncü alanın siyasal ifadesiydi.
Bu ülkeler, iki büyük kutbun arasında yalnızca bir “uydu” olmak istemiyor; kendi tarihsel kimliklerini, kalkınma arayışlarını ve bağımsız iradelerini korumaya çalışıyorlardı.Bugün ise klasik anlamdaki iki kutuplu sistem çözülmüş görünmektedir.
Sovyetler Birliği artık yoktur.
Ancak dünya yine de yeni bir güç rekabeti eksenine oturmuştur: ABD ve Çin…Küresel ekonomi, teknoloji, enerji, ticaret yolları ve jeopolitik mücadeleler büyük ölçüde bu iki dev aktörün etrafında şekillenmektedir.
Bir anlamda dünya yeniden iki büyük pehlivanın minderi haline gelmiştir.Ancak burada önemli bir soru vardır: Minderde olmayanlar ne olacaktır?Çünkü dünya yalnızca büyük güçlerden ibaret değildir.
Hâlâ çok sayıda ülke; borç yükü, yatırım eksikliği, gelir dağılımı bozukluğu, dış finansman bağımlılığı, teknoloji açığı ve kırılgan ekonomik yapılarla yaşam mücadelesi vermektedir.İşte bu nedenle “Üçüncü Dünya” kavramı, biçim değiştirerek de olsa hâlâ yaşamaktadır.
Bugün bu kavram; yalnızca coğrafi değil, aynı zamanda ekonomik ve yapısal bir gerçekliği ifade etmektedir.Afrika’da, Latin Amerika’da, Güney Asya’da olduğu gibi; zaman zaman Avrupa’nın kimi bölgelerinde ve hatta gelişmekte olan başka ülkelerde de benzer sorunlar görülmektedir.
Borç sarmalı, yüksek faiz baskısı, enerji bağımlılığı, dış ticaret açıkları ve kırılgan kalkınma modelleri; milyonlarca insanın geleceğini etkilemektedir.Bu noktada Türkiye’nin tarihsel sorumluluğu önem kazanmaktadır.Türkiye sıradan bir ülke değildir.
Hem imparatorluk tarihinden gelen çok kültürlü yönetim deneyimine, hem de Cumhuriyet Devrimi’nin anti-emperyalist karakterine sahip özel bir tarihsel birikimi vardır.Cumhuriyet Devrimi yalnızca bir yönetsel sistem değişikliği değil; aynı zamanda mazlum milletlere verilmiş güçlü bir bağımsızlık mesajıydı.
Bu nedenle Türkiye’nin küresel sistem içindeki konumu yalnızca kendi ulusal çıkarlarıyla sınırlı düşünülmemelidir.Türkiye; gelişmekte olan ülkelerin sesi olabilmeli, onların sorunlarını anlayabilmeli ve daha adil bir dünya düzeni arayışında öncü roller üstlenebilmelidir.Bugün özellikle gelişmekte olan ülkelerin dış borç sorunu insanlık açısından kritik bir noktaya ulaşmıştır.
Bazı ülkeler artık yalnızca faiz ödeyebilmek için yeni borç almakta; eğitim, sağlık ve altyapı yatırımlarını ertelemektedir.
Bu tablo sürdürülebilir değildir.Bu nedenle uluslararası sistem cesur bir onarım sürecine ihtiyaç duymaktadır.Gelişmekte olan ülkelerin uluslararası finans kuruluşlarına olan borçlarının belirli bir bölümünün -örneğin yarısının- bir defalığına silinmesi ciddi biçimde tartışılmalıdır.Bu yaklaşım yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda siyasal ve insani bir gerekliliktir.Çünkü aksi halde dünyayı; bölgesel iflaslar, kitlesel göçler, toplumsal çöküşler ve yeni çatışma alanları bekleyebilir.
Ekonomik baskıların derinleşmesi, küresel barışı da tehdit edecektir.Borçların yeniden yapılandırılması; yalnızca finansal bir teknik operasyon değil, aynı zamanda küresel istikrarı koruyacak stratejik bir barış hamlesi olarak görülmelidir.Öte yandan Birleşmiş Milletler sistemi de yeniden düşünülmelidir.
Özellikle ekonomik karar alma süreçlerinde daha hakkaniyetli bir temsil yapısına ihtiyaç vardır.Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi; yalnızca güçlü ekonomilerin değil, gelişmekte olan toplumların da etkili biçimde temsil edildiği daha demokratik bir yapıyla iişlevselleştirilmelidir.Çünkü dünya yalnızca güçlülerin çıkarlarına göre yönetilemez.
Eğer küresel sistem daha dengeli, daha adil ve daha kapsayıcı hale gelemezse; ekonomik krizler, göç hareketleri, bölgesel çatışmalar ve toplumsal öfkeler büyümeye devam edecektir.Türkiye ise tarihsel hafızası, jeopolitik konumu ve Cumhuriyet’in kurucu görkemli mirası sayesinde; yalnızca kendi geleceğini değil, aynı zamanda daha adil bir dünyanın vicdanını da temsil edebilecek ülkelerden biridir.Belki de yüzyılın ikinci çeyreğinin en büyük sorusu şudur: İnsanlık yalnızca büyük güçlerin rekabetini mi izleyecek, yoksa yeryüzünün sessiz çoğunluğunun sesini de duyabilecek midir?Dr.
R.Bülend Kırmacır.b.kirmaci@gmail.com