Haber Detayı
Doğumunun 120. Yılında Samet Vurgun Milletine Vurgun Samet
Doğumunun 120.
Yılında Samet Vurgun Milletine Vurgun Samet Bu cümle, bir biyografinin başlangıcı değil; bir hakikatin kapısını aralayan en yalın ifadedir.
Çünkü Samet Vurğun’u anlatmak, bir çağın, bir milletin, bir dilin ve bir insanlık hâlinin hikâyesini anlatmaktır.
Onu anlatırken sıralayabileceğimiz pek çok unvan var: şair, dramaturg, akademisyen, Sovyetler Birliği Ali Sovyeti’nin neredeyse daimî milletvekili, parlamento grubu üyesi, Moskova Devlet Üniversitesi fahri doktoru, Azerbaycan Akademisi başkan yardımcısı, Stalin ödülü ve Lenin nişanı sahibi… Joseph Stalin’in huzurunda şiir okumuş, Winston Churchill ile aynı sofrayı paylaşmış Azerbaycan Türkü… Ama bütün bu sıfatlar, zamanın önünde birer gölge gibi silinir.
Geriye kalan ise yalnızca üç kelimedir:Vatan evladı, Şair.
Bugün Bakü’de, Kazak’ta, Salahlı’da, Bilesuvar’da onun heykelleri yükseliyor.
Taş, bronz ve mermer… Ama mesele heykeller değil.
Mesele, bir şairin halkın hafızasında kurduğu görünmez heykeldir.
Biləsuvar’da Aleksandr Puşkin ile yan yana durması ise sıradan bir tesadüf değildir.
Bu, edebiyatın kurduğu derin bir bağdır.
Çünkü Samet Vurgun, Puşkin’in Yevgeni Onegin eserini yalnızca çevirmemiş; onu kendi dilinde yeniden yazmıştır.
Bir milleti fethetmenin yalnızca silahla değil, kültürle, isimlerle, edebiyatla da mümkün olduğu gerçeği düşünüldüğünde, bu yan yana duruşun ayrı bir anlamı vardır.
Ama burada üstünlük değil, eşitlik vardır.
Bu, iki büyük şairin aynı gökyüzü altında buluşmasıdır.
Samet Vurgun’un büyüklüğü, yaşadıklarında ve yaşamadıklarında saklıdır.
Özellikle 1937’nin karanlık yıllarında… O yıllar ki, Hüseyin Cavid ve Mikayıl Müşfik gibi nice büyük isimler yok edildi.
Aynı dönemde Osip Mandelstam sürgünde çürütülürken, Boris Pasternak hayatta kaldı.
Bu nasıl bir terazidir?
Samet Vurgun’un hayatta kalması üzerine sayısız söylenti üretildi.
Kimisi ihanet dedi, kimisi cesaret… Kimisi tesadüf, kimisi koruma… Ama gerçek şu ki, o dönemin bir ölçüsü yoktu.
O yıllar, insanlığın ölçüsünü kaybettiği yıllardı.
Belki de en makul açıklamalardan biri Konstantin Simonov’a aittir: Stalin’in hafızası… Bir şairi hatırlaması… Onu bir anda yok olmaktan kurtaran ince bir çizgi… Ve o sahne: Kremlin’de, Stalin’in karşısında duran bir şair… “Vurgun ne demek?” sorusuna verilen cevap: “Âşık… Ama kimseye değil, vatana.” Bu cevap, bir hayatın özeti değil midir?
Samet Vurgun, halkla doğrudan konuşabilen nadir şairlerden biridir.
Sözleri, süslenmiş değil; yaşanmış gibidir.
Onun dili, akademik kürsülerden değil, hayatın içinden gelir.
Bir ay Azerbaycan’da kalan Nâzım Hikmet, bir buçuk yıl önce hayata gözlerini yuman Samet Vurgun’un doğum yeri olan Kazak şehrini, öğretmenlik yaptığı Gence’yi ve Göygöl’ü ziyaret eder. “Halkın Malı Olan Sanat” adlı makalesinde Samet Vurgun’la ilgili şu tespitleri yapar: Ben burada nereye gittimse, Samed’e rastladım.
Her şehirde, her köyde, her okulda, her kulüpte petrol sahalarında, pamuk tarlalarında, her yerde, her evde Samet ile göz göze geldim...
Her narı, her üzüm salkımını Samed ile bölüştüm.
Azerbaycan halkı ile buluşmalarımda Süleyman Rüstem, Mehdi Hüseyin ve Resul Rıza ile birlikte onların yanında Samed de bana bu akıllı, hem de çok akıllı, çok aydınlık, biraz da masum gözleriyle gülümsedi.
Bu yüzden 1989-1991 yıllarında, Azerbaycan’ın kaderinin yeniden yazıldığı günlerde meydanlarda en çok onun şiirleri okundu.
Aynı meydanda farklı görüşlerden insanlar, aynı şairin dizelerinde buluşabildi.
Çünkü gerçek şiir, ideolojilerin değil, milletin dilidir.
Onun hayatı, aynı zamanda bir ironi taşır.
Eğitim gördüğü kurumlar bellidir: Gazah Seminariyası, Bakü Pedagoji Enstitüsü, Moskova Devlet Üniversitesi… Ama onu asıl yetiştiren, bu kurumlar değil; kendi iradesi, merakı ve okuma tutkusudur.
Immanuel Kant’ı da bilir, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’i de… Arthur Schopenhauer’i de okur, dünya edebiyatını da… Rusçayı kusursuz kullanır, düşünceyi berrak ifade eder.
Nizamî’nin Leyla ve Mecnun eserini o çevirir.
Öyle bir çevirmiştir ki eserin yazılma sebebi bölümü başlı başına bir kitaptır.
Her bir Şark Aydını”nın mutlak okuması gereken serdir.
Ona “yalnızca yetenekliydi” diyenler, aslında emeğin büyüklüğünü görmeyenlerdir.
Bir de onun insan tarafı vardır.
Eşi Haver Mirzabeyova ile kurduğu hayat, çocuklarına olan sevgisi… Bir baba olarak yazdığı o ilk şiir: “Demek oğlumuzun Vakıf’tır adı…” Bu mısradaki sıcaklık, onun en büyük şiirlerinden geri kalmaz.
Samet Vurgun aynı zamanda büyük bir dramaturgdur. “Vakıf”, “Ferhat ve Şirin”, “İnsan”… Bu eserler, yalnızca sahne için yazılmış metinler değil; hafızaya kazınmış sözlerdir.
Bugün bile birçok insan “Vakıf”ı baştan sona ezbere okuyabiliyorsa, bu, edebiyatın en büyük zaferlerinden biridir.
Ama belki de en büyük hizmeti, dil üzerinedir.
Azerbaycan Türkçesini ağır yabancı etkilerden arındırma mücadelesi… Bugün konuşulan, yazılan, hissedilen dilde onun emeği vardır.
Sonuçta şunu kabul etmek gerekir: Samet Vurgun’un hayatı, kelimenin tam anlamıyla bir sınavdır.
Zamanın, ideolojilerin, insanın ve sanatın sınavı… Ve bu sınavdan geriye kalan tek hakikat şudur: Gerçek sanat, bütün unvanları aşar.
Bugün, doğumunun 120. yılında onu anarken, aslında kendimize şu soruyu sormalıyız: Bir insanı ölümsüz kılan nedir?
Cevap bellidir: Ne nişanlar, ne makamlar, ne de heykeller… Sadece bıraktığı söz.
Ve o söz hâlâ yaşıyorsa, Azerbaycan yaşıyorsa, Türk Dünyası yaşıyorsa, Samet Vurgun da yaşıyor demektir.