Haber Detayı
Bu Turnikeden Geçmeyen Yoktur…
Başlığın içini doldurmak bize kalmış. Zaman akıp giderken, koşullar her gün biraz daha zorlarken hangi turnikeden sorusunun yanıtının bize kaldığı gibi. Tıpkı geniş anlamda sarsıcı keşif yolculuklarına çıkmanın, belki daha rahat bir yaşama erişebilmenin, sisten çıkarak sislerle kaplı olmayan bağlantılar kurmanın, farklı düşüncelere alan açmanın, zamana takılıp kalmamanın, yine belleğin en büyük sığınak olduğunu unutmamanın ve kendi duvarlarını örmenin bize kaldığı gibi…
Hele de olup biteni görünce, dostlukların geldiği noktayı görünce anılara, doyumsuz sohbetlere, ortak mekanlara ve yaşanmışlıklara takılmadan bazı şeylerin ve kişilerin altını, bazılarının ise üstünü çizmenin bize kaldığı gibi…Dil susar vücut konuşurmuş.
Çok doğru bir söz, bakışlara yansıtılan çile, yüzün çizgilerine sinen yaşanmışlıklar, strese dayalı sağlık sorunları, uykusuz gecelerin yarattığı tahribat bu sözü haklı çıkarmıyor mu?“Gel gör ki baharı kışa harcadım/ Yumuşak toprağı taşa harcadım/ Görünür gerçeği düşe harcadım/ Bütün boş vaktimi boşa harcadım.” diyen şair Erkan Saltan dizeleriyle bu sözü doğrulamıyor mu?Farklı yollardan geçen, farklı öyküleri olan ama aynı kaderi paylaşan, ağır yükleri sırtlanan, yaşam boyu ifade özgürlüğü yerine susma hakkını kullanan, dilleri susan ama gözleri, bakışları ve bedenleri her şeyi anlatan, rakamlar büyüyüp, faturalar kabardıkça hayatı daha da zorlaşan, dişlerini sıkmaktan yorulan kesim bu sözü ve benzerlerini çağrıştırmıyor mu?Cümlelerde saklı gizi gerçekleri yere bakarak anlatmaya çalışan, yanlış kurulan hayallerin kurbanı olan, acele alınan kararların, toplumsal baskının ve aşılmaz ve aşınmaz aile baskısının, beklentilerin kurbanı olan, bedelini yaşam boyu ödeyen kadınlar çilenin coğrafyası yok dedirtmiyor mu?
Çocuklar hatırına katlanan, aynı evde yapayalnız yaşayan, dertleşemeyen, konuşamayan, anlaşamayan kadınlar gözyaşının rengi değişmiyor dedirtmiyor mu?Duygusal, fiziksel, finansal yükleri omuzlayan, alışılmış baba kalıbından ödün vermemek için gecesini gündüzüne katan erkekler bu sözleri haklı çıkarmıyor mu?Kutuplaşmaların ve siyasi hırsların topluma ve ülkeye ödettiği ve ödeteceği bedeller karar mekanizmalarında oturanlar tarafından hesap edilmiyor mu?
Keşke enerjimizi, daha iyi ve yararlı kullanmamız sağlanarak; gençlerin hayalleri, yoksul kesimin beklentileri, emeklilerin çilesi yok sayılmasa dedirtmiyor mu?Sırada önümüze açılan aydınlık turnikeler var…Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomisi tükenmiş, halkı yoksullukla boğuşan, okuma yazma oranının erkeklerde yüzde 7, kadınlarda binde 4 olduğu bir ulusu ayağa kaldırmak için mücadele veren, hayatı değiştiren, kaderi dönüştüren, ilham veren, yol açan Büyük Atatürk ve yol arkadaşlarının sayesinde çok iyi yetişen ve kendilerine teslim edilen kuşağı da çok iyi yetiştiren eğitimcileri, aydınları, yazarları, öncüleri, özetle o vazife kuşağını nasıl unuturuz?
Onların sayesinde dünyayı anlayan, kendini anlatabilen, topluma değer katan öğrencilerin yetiştiğini nasıl yok sayarız?
Aksi halde yazmayan, konuşmayan, üretmeyen bir topluma dönüşeceğimizi, yazdıklarının bedelini ödese de yolundan dönmeyen, ödün vermeyenlerin varlığını ve çokluğunu nasıl görmezden geliriz?Sırada İkizköy Çevre Komitesi Sözcüsü Esra Işık var…Doğayı savunmak, toprağını, zeytinini, tarlasını, suyunu korumak, çiçeklerini, kelebeklerini, sincaplarını vahşi madenciliğe kurban vermemek, talana, termik santrallere dur demek için, zeytin ağaçlarının maden sahasına dönüştürülmesine karşı çıkmak için, bölgesinin bitki örtüsünü zarar verilmesini önlemek için mücadele eden 25 yaşındaki Esra Işık, köyüne ışık olmak istediği için şimdi hapishanede…Esra’nın annesi “2024 yılında dünyanın en etkili 100 kadınından biri” seçilen İkizdere muhtarı Nejla Işık diyor ki; “Toprağımız için adalet istiyorduk, şimdi evladımız için adalet istiyoruz.
Esra yalnız değildir, haklıyız, köylüyüz, kazanacağız.”Akbelen Ormanlarını korumak için mücadele verirken tutuklanan Esra Işık diyor ki; “Biz sayıdan ibaret değiliz. bizim burada hayatlarımız var, 100, 200, 300 diye saydığınız zeytin ağaçlarına biz kaç ömür verdik!
Orada bizim atalarımızn, ninelerimizin, dedelerimizin emeği var.
Mezarlarımız var.
Atalarımız var.
Biz yurttaş değil miyiz, biz insan değil miyiz?
Hiç miyiz, biz hiç miyiz?”Unutulmasın!
Esra yalnız değildir, yüz akı bir çevreci, yılmayan, korkmayan, ürkmeyen bir mücadelecidir…Şimdi sıra Jafar Panahi’de…İranlı muhalif yönetmen, senarist ve yapımcı Jafar Panahi (Cafer Pinhani) sanatseverlerin yakından bildiği, tanıdığı bir isim.
Cannes Film Festivali Altın Palmiye, Venedik Film Festivali Altın Aslan, Berlin Film Festivali Gümüş Ayı ödüllerini almış.
Bol ödüllü yönetmenin yönettiği ve rol aldığı filmlerden bazıları şunlar; Görünmez Kaza, Taksi Tahran, Ayı Yok, Bu Bir Fim Değil, Beyaz Balon, 3 Hayat, Yola Devam, Ayna ve Kanlı Altın…Panahi eleştirel filmler çektiği için sakıncalı görülen, İran yönetimi tarafından mesleğini yapması engellenen hapse mahkum edilen, yurt dışı yasağı getirilen ama yılmayan bir yönetmen. 15 Mart’ta yapılan Oscar töreninden sonra diyor ki; “Hapis cezam olmasına rağmen İran’a döneceğim.
Tek pasaportum, tek vatanım var, onun için ölmeye geldim.
Ülkem saldırı altındayken ben bunu uzaktan seyredemem.”Özetle!
Dediğini yapan ve ülkesine dönen ünlü yapımcı memleket aşkının, ülke sevdasının, toprağa bağlılığın ne olduğunu anlatmıyor mu?
İster doğduğu topraklarda, ister gurbette, ister evde, ister işte, ister tarlada; kimi direnerek, kimi pek çok şeyi göze alarak, kimi sınırları zorlayarak bedel ödemiyor mu?